571

"O, alemlere rahmet olarak gönderildi."

•HOŞ GELDİNİZ•

Ücretsiz MMORPG oyna

Türkiye'nin AB üyeliğine şiddetle karşı çıkan Fransa, Afganistan'a AB jandarması gönderilmesini teklif etti ve bu güce Türkiye'nin de asker vermesini istedi.

Afganistan'a asker gönderilmesi konusunda Amerikan yönetimi ve NATO'nun ardından Fransa'nın da aklına  Türkiye geldi. Fransa, Afganistan'daki paramilis polislerin eğitimi için bu ülkeye AB jandarmalarının gönderilmesini önerdi.

Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner AB zirvesinin düzenlendiği Brüksel'de gazetecilere, zirveye katılanlara kriz yönetiminde uzmanlaşmak amacıyla 2004'te varılan bir anlaşma çerçevesinde kurulan Avrupalı Jandarma Gücü'nden jandarmaların Afganistan'a gönderilmesini teklif ettiğini söyledi. Kouchner, bu gücün üyeleri olan Fransa, İtalya, Hollanda, Portekiz, İspanya ve Romanya'nın yanında Türkiye'nin de bu gruba dahil edilebileceğini ifade etti. Bu gücün üyelerinin öneriyi kabul ettiklerini belirten Kouchner, bu konuda ortak bir teklif hazırlamaya çalışacaklarını kaydetti.

Afganistan'da bir NATO askeri öldü

Bu arada, Afganistan'ın güneyinde bir NATO askerinin öldüğü bildirildi. NATO'dan yapılan açıklamada, askerin, Helmand bölgesinde yol kenarına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdiği belirtildi. Açıklamada, saldırının ayrıntısına ve askerin milliyetine ilişkin bilgi verilmedi.

ABD: 30 militan öldürüldü

Afganistan'ın Helmand vilayetinde Afgan ve işgal gücü askerlerinin düzenlediği operasyonda en az 30 gerillanın öldüğü iddia edildi. ABD ordu sözcülüğünden yapılan açıklamada, şiddetli çatışmaların Gereşk bölgesinde çıktığı ve çatışma bölgesinde sivillerin bulunmadığı öne sürüldü. Açıklamada, çatışmada 1 Afgan askerinin de yaralandığı belirtildi. Helmand'ın aynı bölgesinde önceki gün düzenlenen bombalı saldırıda 1' milletvekili 5 kişi yaşamını yitirmişti.

16 Mart 2003'te 23 yaşındaki Amerikalı insan hakları çalışanı Rachel Corrie, İsrail ordusunun Filistin Gazze Şeridi'nde bir doktorun evini ve ailesini yok etmesini engellemeye çalışırken, bir askeri buldozer tarafından ezilerek yaşamını yitirdi.

Rachel, ailesine yazmış olduğu dikkate değer bir dizi e-postasında, kendi yaşamını neden tehlikeye attığını açıklıyordu.

İlk kez İngiltere'de Guardian tarafından yayımlanmıştır.

7 Şubat 2003



Filistinli bir ailenin yok edilmesini önlemeye çalışırken İsrail'in askeri bir buldozeri tarafından ezilen Rachel Corrie hâlâ gönüllerde yaşıyor...

...

kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım..."

...

Nasıl da güzel duruyordu (İsrailliler çocukları öldürmeyin) anlamındaki "İsraeli army stop shooting children" yazan pankartın yanı başında…
Ve belki de adını dahi duymadığı bir şairin "çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsin…" dizeleriyle yıllarca önceden kendisine selam ettiğinden habersiz…


Henüz 23 yaşında, kocaman adamların henüz keşf edemediği masum ve tertemiz bir yüreğe sahipti. Ülkesinin vicdanıydı o, kaybedenlerin, yıllardır kaybetmeye mahkûm edilenlerin safında çıktı son yolculuğuna... Hiç tanımadığı, istese hiç de tanımayacağı, "bana ne…" deyip geçebileceği insanların, acılarına sırt çevirebileceği insanların yanında olmak için gerdi göğsünü tanklara... O, insanlığın ve insanlığımızın vicdanıydı, sesiydi…


27 Şubat tarihli mektubunda annesine “benim kelimelere çok önem verdiğimi biliyorsun” derken de mektuplarında hiçbir kelimeyi israf etmediğinin mesajını veriyor.
“Biz başka çocuklar için endişe duyan çocuklarız” diyordu Rachel Corrie mektubunda, Filistin mülteci kampında tanıklık ettiği korkunç olayları yazıyordu. Oradaki zavallılara reva görülen insanlık dışı muameleleri, seraların ve portakal bahçelerinin sırf intikam olsun diye yerle bir edilişini, akla hayale gelmeyecek acımasızlıkları anlattıktan sonra şöyle diyordu:
"Evet, yine dans etmek istiyorum, iş arkadaşlarıma karikatürler çizeyim ve şakalaşayım istiyorum, ama bunun durmasını da istiyorum"
Bir başka kültür, din ve medeniyetin insanlarına hizmet götürmenin gereklerinin farkındadır Rachel.


20 Şubat’taki mektubunda kendi küçük mutluluğunu dile getiren ve biraz da annesini avutmak isteyen şu satırları yazar:
  “Bilmeni isterim ki burada bana yardımcı olan bir sürü hoş Filistinli var. Basit bir nezle kaptım ve tedavi olmak için çok hoş bir limonlu içecek verdiler bana.” Ancak bir hafta sonra içinde bulundukları duruma rağmen Filistinlilerin gülebiliyor ve hâlâ kendisine iyi davranmaya çalışıyor olmalarını sorgulamaktadır.


Sultan Murad Han o gün bir hoş"tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar: 

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

 -- Akşam garip bir rüya gördüm. 

- Hayırdır inşallah?.. 

-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

 - Nasıl yani?

 -- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

 Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar; 

-- Kimdir bu? 

Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!.. 

-- Nerden biliyorsunuz? - Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer; 

- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir. - isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu : 

-- Nereye? - Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

 -- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.

 - İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden. 

-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha. 

- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından. 

- Aman efendim, nasıl kaldırırız?

 -- Basbayağı kaldırırız işte. - Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini... 

-- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız. 

- Şurada bir mahalle mescidi var ama... 

-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

 - Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...

 -- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

 - Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba... 

-- Nasıl yani?..

 - Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?.. 

-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir. 

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

 - Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!.. -- Niye? - Ümmeti Muhammed içmesin diye... 

-- Hayret... - Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum...

 -- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki... 

- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...

 -- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? - işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...

 -- Doğru, öyle ya?.. 

- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın? 

-- Peki o ne dedi? 

- Önce uzun uzun güldü, sonra; - Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

 

Artan Pilav

17/3/2009

Yahya baba , II. Bâyezîd Hân zamanında , Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe giriştimi, ibadet ettiğini sanırsınız. Pirinçleri salavat getire getire ayıklar, yağını tekbirlerle eritir. Tuzunu Besmele ile , suyunu Fatihalarla salar. Zaman zaman gözünü yumar, enbiyayı, evliyayı aracı yapar, Allah'tan bereket arzular. Onun pilavı herkese yeter, hatta artar. Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz; artanı Tuna nehrine atar. Balıklar onun geleceği saati bilir, köprü başında toplanırlar. Kilerci, bakar pilav artıyor; pirinci aşçıya az vermeye başlar. Ama Yahya Baba bir kere bile "Bu prinç yetermi?" demez. Kilerci şaşkındır. Her gün pirinç miktarını biraz daha kısar ama pilav azalmaz, aksine çoğalır. Yine herkes doyar, Tuna'nın balıkları bile nasibini alırlar. Kilerci, bunu izah edecek tek kelime bilir: "Bu bir keramet!" Çok dener ve emin olunca Pâdişaha çıkar. "Bu Yahya Baba boş değil sultanım der, halbuki biz ona amele muamelesi yapıyoruz." Bâyeziîd-i Velî gönül ehlidir ve aşçı ile tanışmak ister. Kilerci ile bir plan yaparlar. O gün Yahya Baba'ya çok az, hatta gülünç denilecek kadar az pirinç verilir. O her zamanki gibi okur, âlemlerin Rabbi'nden Halil İbrahim bereketi diler. Pilavı çok lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz. Yahya Baba artanları yine yüklenir, Tuna'nın yolunu tutar. Tam kepçeyi daldırıp balıklara atarken Padişah ortaya çıkar. "Ne oluyor bre der. Yoksa devlet malını israfmı edersin?" Yahya Baba tutulur kalır. Ancak balıklar kafalarını sudan çıkarıp; "Ayıp olmuyormu sultanım derler. Koca devletin artığını bize çok mu görüyorsun?" Yahya Baba öylesine mahçup olur ki, anlatılamaz. Utancından secdeye kapanır, Allah'a sığınır. Bâyezîd-i Velî onun kalkmasını bekler, ama geçmiş ola.... Mübarek çoktan rûhunu teslim edip kavuşmuştur rahmet-i Rahmana

23 defa

15/3/2009

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: "Bu ne oğlum?"

 Oğlu şaşkın, cevapladı: "o bir karga baba."

 Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: "Bu ne oğlum?"

 Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: "Baba, o bir karga"

 Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: "Bu ne?"

 Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: "O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?"

 Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: "Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?"

 Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

 "Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.










Ücretsiz MMORPG oyna